EVRİM

Canlılığın Evrimi – 1: Kimyasal Evrim Üzerine… Canlılık ve Cansızlık Nedir, Ne Değildir, Aralarındaki Farklar Nelerdir?
19 Nisan 2011 Salı, 12:48 • tarihinde Evrim Ağacı tarafından eklendi
Merhaba arkadaşlar,

Evrim Kuramı’nı inceleyen her birey, mutlaka bu araştırmalarının bir noktasında, “en başa gitme” merakımızdan ötürü canlılığın başlangıcına, en başa, ilk canlının oluştuğu noktaya ulaşmış bir vaziyette bulacaktır. Bu noktada kafalar iyice karışacak, Evrim tam olarak anlaşılmış olsa bile “ilk canlı”nın nasıl var olabileceği cevapsız kalıyormuş gibi bir yanılgıya düşülecektir. Halbuki bilim, halen üzerinde tartışıyor olmakla birlikte, canlılığın başlangıcı sorusuna oldukça net, en azından bilimsel mantık ve şüphe sınırları dahilinde tatmin edici cevaplar bulmuştur. Bu cevaplar, tam da beklendiği gibi, herhangi bir doğaüstüne işaret etmemekle birlikte, tam tersine yüzyıllardır süregelen “metalaştırma” ve “üstünleştirme” merakımızı yerle bir eden bir şekilde, canlılığı sıradanlaştırmakta ve oldukça basit kavramlardan yola çıkarak açıklamaktadır. Ve hatta artık modern bilim, bu yazı dizimizde de açıklayacağımız üzere, anlaşma kolaylığı amacıyla kullanılan haricinde, bilimsel olarak “canlılık” ve “cansızlık” kavramlarını birbirinden ayırmamakta, bir arada kullanmaktadır. Yani günümüzde artık “canlı” ya da “cansız” diye bir ayrımdan, en azından bilimsel olarak, bahsedilmemektedir. Günlük kullanımda halen belirli tip varlıkları belirtmek amacıyla bu kelimelere yer verilmektedir; ancak ana konu eğer “canlılık kavramı” olacak ise, biyologların çoğu canlılık ile cansızlık arasında bir ayrıma gitmekten uzak durmaktadırlar. Zaten yazı dizimiz süresince bu gerçekle sizi yüz yüze getireceğiz.

Unutmamak gerekir ki aslında canlılığın başlangıcı, Evrim Kuramı’nın ilgi alanında değildir! Evrim Kuramı, canlılığın “bir şekilde” başlamasından sonra, nasıl çeşitlendiği ile ilgilenmektedir. Canlılığın ilk başlangıcı ile ilgilenen bilimsel kuramlar ise Abiyogenez Kuramı ve Panspermia Kuramı’dır. Elbette ki, Evren’deki her şey gibi, canlılığın başlangıcı da bilimsel bir perspektiften ele alınmalıdır. Zira en ufak bir şüphemiz bulunmamaktadır ki, yine Evren’deki her şey gibi, canlılığın ilkin başlangıcı da doğaüstüne ihtiyaç kalmaksızın, tamamen doğal açıklamalarla izah edilebilmektedir. Biz bu yazı dizimizde, size bu izahlardan günümüzde en güçlüsü olarak karşımıza çıkan Abiyogenez Kuramı’ndan, yani “canlılığın”, “cansızlıktan” evrimleşerek başladığını konu edinen kuramdan yola çıkarak açıklamalarda bulunacağız. Unutmamak gerekir ki Abiyogenez Kuramı, canlılığın başlangıcını her ne kadar şimdilik Evrim Kuramı’nın içeriği dahilinde bulunmasa da, Evrimsel/bilimsel yasaları (Doğal Seçilim gibi) kullanarak açıklamalar getirmektedir. Bunlara yeri geldiğince değineceğiz.

Bu yazı dizimizde sizlere insanlar olarak bizlerin “canlılık” dediğimiz olayın, “cansızlık” olarak tabir ettiğimiz formdan nasıl evrimleştiğini açıklamaya çalışacağız. Hemen her şeyi adım adım göstermeye çalışacağız, böylece popüler kültürde ciddi bir biçimde abartılan ve abartılagelmiş olan “canlılık” kavramının, aslında o kadar da özel olmadığını ve cansızlıktan evrimleşmesinin sanıldığı kadar zor bir olay olmadığını göreceksiniz. Bu ilk yazımızda, sizlere doğrudan canlılık ile cansızlık kavramlarının nasıl birbirindentamamen farksız olduğunu göstereceğiz. Daha sonraki yazılarımızda ise “Hayat Molekülleri”nden ilki olan nükleotitlere genel bir bakış atacağız. Hayat Molekülleri’nin ne olduğunu ilerideki yazılarımızda toparlayarak açıklayacağız; ancak temel olarak bizlerin “canlı” olarak adlandırdığı varlık formlarını “canlı” kılan ve şimdiye kadar bilinen tüm “canlı” formlarda bulunan kimyasalların genel adı olarak düşünebilirsiniz. Zaten bu yazımızın ilerleyen kısımlarında pek çok kavram daha da netleşecek, emin olunuz.

Kavramların gerçek anlamlarını öğrenebilmemiz gerçekten çok önemli, çünkü ne yazık ki eğitim sistemimiz terimleri doğru bir şekilde öğretebilmekten çok çok uzak. Pek çok kavram, eğitim hayatımız boyunca yanlış ve “sınava yönelik” öğretiliyor. Ne var ki bilim, eğitim sistemimizin sandığından ve bildiğinden çok çok ileride. Bu sebeple bazı düzeltmeler yapmamız ve akıllarda oluşturulan bazı anlamsız tabuları kırmamız gerekiyor. Belki de, bu kavramların en başında “canlılık” ile “cansızlık” ayrımı geliyor. Buna Evrim Mekanizmaları ile ilgili yazılarımızda tekrar değineceğiz; esasında orası için ayırdığımız bir açıklamayı, burada, en başından yapmak istiyoruz; çünkü “canlı” ve “cansız” ayrımını anlamak, belki de Biyoloji’yi anlayabilmenin ve Evrimsel Biyoloji’yi kavrayabilmenin başında geliyor. Öyleyse lafı daha fazla uzatmadan başlayalım:

İlk olarak, bilimsel olarak hiçbir şey, esasında, ne “canlı”dır, ne de “cansız”. Bu sadece, literatür açısından işleri kolaylaştırmak, Biyoloji’nin sahasını belirlemek ve anlaşma kolaylığı sağlamak amacıyla uydurulmuş ve pek bir dayanağı olmayan bir olgudur. İnsanoğlu, etrafına bakıp varlıkları sınıflandırmak istemiş ve belli başlı özellikler taşıdığı için bazı varlıklara “canlı” demiş, bu özellikleri taşımayan varlıklara ise “cansız” demiştir. İnsanın tanımına göre, bu canlı-cansız farkına sebep olan belli başlı özellikler şöyle sıralanabilir:
1. Uyarana tepki gösterme
2. Üreme
3. Büyüme ve Gelişme
4. İç Dengeyi Koruma
5. Belli bir organizasyona sahip olma
6. Metabolik faaliyetleri gerçekleştirme ve enerji üretme
7. Adapte olabilme
Eski dönemlere ait kaynaklara göre bu özelliklerin hepsini bir arada bulunduran varlıklar “canlı”, bunları bir arada bulundurmayan varlıklar ise “cansız” varlıklardır. Kimi kaynak bunlardan sadece ilk 4’ünü canlılık belirtisi olarak yeterli bulmaktadır ve diğerlerini elemektedir. Ancak uzun on yıllardır (ve hatta geniş skalada yüz yıllardır) bu tanımlama sürekli olarak tartışılmıştır ve hala da, azalmakla birlikte, tartışılmaya devam etmektedir. Çünkü bazı “cansız” olarak görülen varlıklar ciddi biçimde “canlı” gibi gözüken özelliklere sahip olabilmektedir (Cansız olmasına rağmen uyarana tepki verebilme örneği: http://www.vidivodo.com/325487/instant-hot-ice). Örneğin virüsler ya da yeri geldiğinde göreceğimiz priyonlar, her zaman bu tanım için başa bela olmuşlardır ve iş, içinden çıkılmaz bir hal almıştır.

Aslında temel olarak, binlerce yıl öncesinden beri, yukarıda belirttiğimiz taşıyan varlıklarda bir “can” (insan için “ruh”, diğerleri için “can”) olması gerektiğini düşünmüştür insanlar. Bu kavramlar o kadar uzun yıllardır insanları etkilemektedir ki, insanlık tarihine göre, göreceli olarak çok yeni olan bilim de bu kavramları olduğu gibi kullanmaktadır; gerek kullanım kolaylığı, gerekse de aramıza yerleşmiş memlerin yıkılmasının güçlüğünden ötürü.

Halbuki, modern bilim açısından, günlük ağzın aksine bu kavramların (ne “can”, ne de “ruh”) hiçbir geçerliliği bulunmamaktadır. Biyoloji’nin derinliklerine inen bilim insanları, önce organlarımızı, sonra dokularımızı, sonra hücrelerimizi keşfetmiştir. Daha da derinlere indiğimizde, hücrelerin içerisindeki neredeyse her olayı gözlemleyebilir hale gelinmiştir. Ve bu boyutta, varlıklara baktığımız zaman, bir canlı ile cansızı ayırmak olanaksızdır. Çünkü Evren’in özünde böyle bir fark yoktur. Çünkü ikisi de belli başlı kimyasal tepkimelerin oluşturduğu birer bütündür. Bir demir, oksijenin bulunduğu uygun bir ortamda sürekli tepkimeye girerek paslanmaktadır. Aynı oksijen, hücrelerimiz içerisinde bulunan bir diğer kimyasal olan şekerler ile tepkimeye girerek enerji üretimini sağlamakta ve bu, hücrenin “canlılığını” sürdürmektedir. Peki, demiri “cansız”, hücreyi “canlı” yapan nedir öyleyse? İnsanlığın uydurduğu tanımlar haricinde, hiçbir şey. İkisi de, sıradan atomlar ve moleküller yığınıdır. Tek fark, bu kimyasal tepkimelerin (“canlılar” içerisinde gerçekleşiyorsa “biyokimyasal” tepkimelerin) toplamı, eğer içerisinde bulunduğu ya da totalde oluşturduğu varlığa yukarıda sayılan belli başlı özellikleri veriyorsa, o varlık “canlı” olmaktadır. Bu, insanın kendince uydurduğu asılsız (ancak günlük iletişimde işe yarar) bir sınıflandırmadır.

Buraya kadar anlattıklarımız anlaşılabildiyse, şimdi yıllardır öğrenegeldiğimiz kalıplara bir diğer darbeyi de, yukarıda verdiğimiz ve neredeyse her birey (ve hatta eğitim sistemimiz) tarafından benimsenen “canlılığın özellikleri” maddelerine indirmek istiyoruz. Şimdi her birine tek tek ve mümkün olduğunca kısaca bakarak, büyük ölçekte baktığımızda canlılığın sözde “tartışılmaz” ilkeleri olan bu maddelerin, moleküler düzeyde cansızlıktan nasıl ayıramayacağımızı göstereceğiz:

1) Uyarana Tepki Gösterme: Bu, belki de canlılık tanımları içinde kullanılan en anlamsız maddedir. Zira Evren’deki bildiğimiz fizik kurallarına tabi olan her varlık, uyarana tepki göstermektedir. Buna basitçe “etki-tepki ilkesi” diyoruz ve 17. Yüzyıl’da Sir Isaac Newton tarafından keşfedilen bir gerçek bu. Şimdi itirazlar olacaktır, “Bir topun yerden sekmesindeki topun tepkisiyle, bir insanın ani bir harekete tepki göstermesi bir mi?” diye. Evet, birdir. Sadece insanın durumunda arada birkaç fazladan aracı bulunur. Şöyle ki:

İnsanın yüzüne hızla elinizi savurursanız, hemen hemen aynı anda insan geriye çekilecek ve gözlerini yumacaktır. Etkiye tepki bu şekilde tanımlanır. Bunu büyük ölçekte incelediğimizde, gerçekten de bir topun sekmesinden oldukça farklı olduğunu sanarız. Sanki bir “bilinç”, özellikle o etkiden kaçıyormuş gibi hissederiz. Halbuki olan şey son derece “cansız” bir olaydır. Etki (örneğin savrulan el) yüze doğru yaklaşırken, ele çarpan “cansız” ışık fotonları göze ışık hızında ulaşır ve kırılarak ışığa duyarlı hücreler üzerine düşerler. Bu fotonların her birinin farklı açılarda, farklı hücrelere çarpması, bu hücrelerde farklı değişimlere sebep olur. Bu değişimler, bazı kimyasalların salınıp tutulmasından ibarettir. Ancak bu kimyasalların değişimi aynı zamanda bu hücrelere bağlı olan sinir hücreleri üzerinde aksiyon potansiyeli denen elektrokimyasal (ve tamamen “cansız”) atımlar (pulslar) oluşturur. Bu elektrokimyasal pulslar, son derece yüksek hızda beyne iletilir. Beyin, gelen farklı “puls kodları” (her biri farklı şiddetteki pulslar, adeta Mors alfabesi gibi beyne bilgi iletirler) beyinde bulunan sinir ve gliya hücrelerinde farklı biyokimyasal tepkilerin oluşmasına sebep olur. Bu tepkiler de son derece “cansız” olan kimyasal değişimlerdir. Basitçe, elektrokimyasal pulsların farklı şiddet değerleri, farklı kimyasal tepkimelerin gerçekleşebilmesini sağlarlar. Bunların her biri sonucu üretilen kimyasal ürünler, yapılan “etki”ye karşı “tepki” oluşturur. Bu tepki, basitçe yeni bir elektrokimyasal pulsun üretilmesidir. Bu puls, aynı hızla gerekli kaslara gönderilir (hangi kasa gideceğinin belirlenmesi de son derece “cansız” bir olaydır, beynin etkilenen bölgelerinde üretilen tepkilerin biçimlerine göre farklı sinir yolları izlenmek durumunda kalınır) ve bu kaslarda belli biyokimyasal değişimler gerçekleşir (bazı iyonlar hücre içine girer, bazıları dışarı çıkar, vs.). Bu sebeple gözlerimiz hızla kapanır, vücudumuz geri çekilir. İşte tüm etki-tepki olayı, bu kadar “cansız” bir olaydır.

Öte yandan topun yere düşüp sekmesi olayı da, bizim düşünüp umursamadığımız kadar basit bir olay değildir. Ya da yukarıdakinden çok da az karmaşık değildir. Klasik Fizik açısından düşünecek olursak top, yere düştüğünde “çarpar” ve belli bir kuvvetin etkisi altında geri seker. Halbuki iş bundan ibaret değildir. Kuantum Mekaniği sayesinde her şeyi atom yığını olarak düşünmemiz gerektiğini biliyoruz. Dolayısıyla top, belli tip atomları bir arada bulunduran bir yığındır. Yer de, benzer şekilde çok çeşitli atomları bulunduran dev bir yığındır. Bu iki atom yığını karşılaşmadan önce ve karşılaşma gerçekleşene kadar atomlar birbirlerini çekerler (ya da belki de karanlık madde sebebiyle, karanlık madde bu cisimleri birbirine iter, bilemiyoruz, halen araştırılıyor; ancak göreceli bir “çekme” olayı olduğu kesin). Ancak atomları yeterince birbirine yaklaştığında, yani “çarpma” işi gerçekleştiğinde, aslında çarpma atomik boyutta tek bir noktada olmaz; dev bir hacimde olur. Bu hacimde atomlar birbiri içerisine girerler ve topun bir kısmı ile yer “bir” olur. Bu birlik sırasında, atomun içerisinde, çekirdek etrafında dolanan elektronlar birbirlerine çok yaklaştıklarında, hızlı bir itme kuvveti oluşur ve elektronla kuvvetle birbirlerini iterler. İşte bir noktada, atomlar arası çekim kuvveti, elektronların birbirini itme kuvvetine yenik düşer ve top geriye doğru fırlar. Yani bir topun sekmesi olayı bile, o kadar doğrudan bir olay değildir. Tıpkı yukarıdaki etki-tepki olayı gibi.

Görüldüğü gibi, atomik düzeyde bir insanın bir etkiye verdiği tepki ile, bir topun yerden sekmesi, temel olarak birbiriyle aynıdır ve ikisi de oldukça karmaşık gibi görünen; ancak basit ilkelerle açıklanabilir. Ve ikisinde de, doğaüstü bir “ruh” ya da “can” aranmaz.

2) Üreme: Yukarıdaki anlatım anlaşıldıysa, zaten diğer hepsini modellemek oldukça kolay olacaktır. Dolayısıyla bunları çok daha kısa olarak geçmeye çalışacağız.

Üreme (bu durumda eşeyli üremeyi ele alalım ama eşeysiz üreme de benzerdir), bilindiği üzere genetik materyalin aktarıldığı üreme hücrelerinin (sperm ve yumurta gibi) birleşmesi sonucu gerçekleşen olayın adıdır. Bu olay sonucunda, bu olaya katılan iki bireyin özelliklerinin harmanlandığı bir ürün ortaya çıkar. Peki bu olay, “cansız” basamaklarla açıklanamaz mı? Elbette açıklanabilir.

“Hücre” dediğimiz yapı, içerisinde sayısız kimyasal tepkimenin döndüğü bir fabrika gibidir. Bu tepkimeler sonucunda birçok ürün ve değişim meydana gelir. Ve hücre, canlılığın temel yapı birimi olarak görülmektedir. Ancak nasıl ki, içerisinde ne kadar karmaşık işler dönüyor olursa olsun bir fabrikaya “canlı” demiyorsak (sırf karmaşıklığından ötürü), hücreye de herhangi bir maddeden üstünmüş ya da farklıymış gibi yaklaşmak çok modern bir davranış olmayacaktır. Çünkü hücreyi hücre yapan bütün tepkimeler, tıpkı bir demirin yanması gibi “cansız” tepkimelerdir ve tek bir tepkime dahi yoktur ki, demirin yanmasından farklı bir şekilde gerçekleşsin. Eğer öyleyse, hücrenin “canlılığı” nerede başlar? Hiçbir yerde. Dediğimiz gibi bu “canlılık” iddiası, tamamen insan uydurması bir iddia, bir yakıştırma, bir kategorizasyondur.

İşte bu hücreler, belli kimyasal tepkimelerin etkisi altında bölünmektedirler. Bu bölünme işlemi de tamamen biyokimya kontrollü bir olaydır. Hücre belli bir büyüklüğe eriştiyse eşeysiz olarak üreyerek çoğalmak adına mitozla, eğer bir üreme organındaki hücrelerdense, belli hormonların etkisi altında eşeyli olarak üremek amacıyla mayozla bölünürler. Bu iki bölünme arasındaki tek fark, içeriğindeki kimyasal faz farklarıdır. Sonuçta, eşeyli üreme sonucu üretilen üreme hücresi, örneğin sperm, tamamen kimya kontrollü bir şekilde, yumurtanın salgıladığı kimyasallara doğru fiziksel kuvvetlerin etkisiyle “çekilir” ve yine tamamen kimyasal tepkimelerle, spermin akrozomu eriyerek içerisindeki genleri yumurta içerisine aktarır, yani “kaynaşma” gerçekleşir. Yani üremenin de tek bir noktası bile kimya-üstü bir şekilde ya da herhangi bir özel biçimde gerçekleşmez.

3) Büyüme ve Gelişme: Buraya tekrar değinmeyeceğiz. Yukarıda açıkladığımız gibi, hücrenin mitoz bölünmesi ile hücre içerisine dışarıdan alınan maddelerle büyüyen hücre, sayıca çoğalır. Bu hücrelerin bir yığın olarak birikmesi sonucu büyüme ve gelişme meydana gelir. Bu iki olay, genler ile kontrol edilmektedir. Bu genlerin okunması ve bu okunma sonucu oluşan proteinlerin iş görmesi de, yine tamamen biyokimyasal bir olaydır. Hiçbir özel durum bulunmaz.

4) İç Dengeyi Koruma (Homeostasis): Bu durumun da aslında etki-tepki olayı ile çalışma prensibi tamamen aynıdır. Etki-tepki olayı genel olarak belirli bir özellik (örneğin refleks) bazında ilen, iç dengeyi koruma genel olarak bir organizma bazındaki yapıya işaret eder. Temel olarak bir varlığın, dış etkilerin etkisine karşı, aktif olarak iç bütünlüğünü korumaya çalışmasına denir. Burada önemli bir nokta var ve modern “canlı” tanımının yapılabilmesi için bu madde önem arz ediyor. Buraya tekrar geleceğiz dolayısıyla. Ancak şimdiden akılda tutulması gereken, iç dengenin sağlanabilmesinin de tek yolunun cansız kimyasal faaliyetler olduğunu bilmektir.

5) Belli Bir Organizasyona Sahip Olma: Bu kavram da günümüzde modern tanımlar yapmak için kullanılmaktadır; ancak tek başına, bu şekliyle hiçbir anlam ifade etmez. Yukarıdaki ve genel geçer olarak kabul edilen; ancak hatalı olan tanımın sorunu da, bu maddeleri birbirine etkin olarak bağlamaması ve maddeleri doğru seçmemesidir. Az sonra, yukarıdaki 4. madde ile birlikte buna tekrar döneceğiz. Ancak şimdiden akılda tutulması gereken, belli bir organizasyona sahip olunabilmesinin tek yolunun cansız kimyasal faaliyetler olduğunu bilmektir.

6) Metabolik Faaliyetler Gerçekleştirme: Bu özellik de hiçbir belirleyiciliği olmayan, son derece sıradan, cansız tepkimeler silsilesidir. Örneğin “sindirim” dediğimiz olay, son derece basit olarak, besin dediğimiz kimyasal maddelerin (örneğin nişastanın), çeşitli kimyasal enzimlerin etkisi altında daha küçük yapıtaşlarına (örneğin glukoza) bölünmesi ve bu şekilde hücre içerisine alınmasıdır. Veya “solunum” dediğimiz olay, tıpkı demirin yanması gibi, sindirim yoluyla elde edilen glukozların okijen ile yakılması demektir. Kimya açısından hiçbir özel tarafı bulunmaz.

7) Adapte Olabilmek: Bunu canlılık kriterleri arasına eklemek bile ciddi bir tartışma konusudur. Zira belli bir seçilim unsuru olduğu müddetçe, her varlık ister istemez “adapte olmak” zorundadır. Bir kaya parçası, günümüzde olduğu konumu korurken, benzer bir kaya parçasının bütünlüğünü koruyamayarak parçalanması, onun ortama “adapte olmadığı” fikrini akla getirmektedir. Benzer şekilde, günümüz canlılarının hepsi, bulundukları ortama belli bir oranda adapte olabildikleri için vardırlar; diğerleri ise tıpkı kaya gibi parçalanmış ve bütünlüklerini yitirmişlerdir. Bu açıdan, adapte olmanın canlılık ile pek bir ilgisi olmamakla birlikte, bu maddede açıkladıklarımız tüm varlıkların Evrim’e tabi olduğu fikrine temel oluşturmaktadır. Ancak konumuz bu olmadığı için burada girmeyeceğiz.

Dolayısıyla, yukarıdaki maddelere baktığımızda gördüğümüz, on yıllardır ve yüz yıllardır hep “canlı” olarak tanımladığımız varlıkları, bu şekilde tanımlamamızın sebebi olan maddelerin hiçbirinin tekil olarak canlılık ile bir alakası yoktur. Peki, eğer özelliklerin kendilerinin canlılık ile alakası yoksa, nasıl bunlara sahip olan varlıklar, diğer varlıklardan farklı olabilmektedirler?

Modern Canlı-Cansız Tanımı: Kimyasal Evrim

İşte bu noktada, bir gerçeği görmemiz şarttır. Etrafımızdaki bazı varlıklar, diğerlerine göre oldukça aktiftirler ve bütünlüklerini diğerlerine göre çok daha başarılı olarak koruyabilirler. Peki bu, canlı-cansız farkı için yeterli midir?

Hayır! Modern tanımlamada bile canlı ile cansızın özünde birbiriyle tamamen aynı olduğu gerçeği yatmaktadır. Dolayısıyla hangi tanım yapılırsa yapılsın, bu gerçek akıldan çıkarılmamalıdır. Canlı ve cansızlar arasında, hiçbir fark bulunmaz.

Ancak yine de, en başından beri belirttiğimiz gibi, gerek anlatım kolaylığı, gerekse de etrafımızdaki varlıkların kategorizasyonu için bir tanım gerekmektedir. Ancak tekrar edelim, canlı ile cansızı ayıran bir tanımın var olması çok da bir anlam ifade etmez. Son olarak buraya geri döneceğiz ama varlıklar arasında, belli bir özellik haricinde hiçbir fark yoktur.

Peki modern bir canlılık tanımı nasıl yapılmalıdır?

Bunun için, en başından beri insanların yaptığı gibi etrafımıza bakmak gereklidir. Etrafımızda, bazı varlıkların bütünlüklerini aktif olarak koruyabildikleri ve belirli, daha doğrusu düzenli bir organizasyonları olduğunu görürüz. Bunun haricinde, bu yapılar dahilindeki hiçbir özelliğin (tepki verme, metabolizmaya sahip olma, vs.) yukarıda tanımladığımız gibi diğer herhangi bir cansız olaydan farksız olduğunu görürüz.

Yani, bir takım varlık grubu, etraflarında meydana gelen değişimlere aktif olarak karşı koyabilmektedirler. İşte bu varlıklar daha yakından incelendiklerinde, temelde cansızlardan farklı olmakla birlikte, aşağıdaki iki özelliğe sahip oldukları görülür:

1) Organizasyon: Bu kavrama birçok farklı açıdan yaklaşmak mümkündür. Ancak bu noktada bizim ilgilendiğimiz organizasyon tipi, bütünlüğünü belli bir düzeye kadar koruyabilen ve dış etkilere karşı belli bir düzeye kadar dağılmayan bir yapının bulunmasıdır. Evren’deki her varlık, gerekli şiddetteki etkinin altında atomlarına ve hatta daha fazlasına ayrılacaktır. Ki bu gerçek de bize her varlığın özünde aynı olduğunu ve canlı ile cansız ayrımının doğada bulunmadığını göstermektedir.

2) Aktivite: Bahsedilen, belli bir düzeye kadar stabil olan organizasyon içerisinde, temel olarak iki amaca (hayatta kalmak -varlığını sürdürmek- ve üremek -çoğalmak-) hizmet edecek çeşitli aktivitelerin düzenli olarak sürdürülmesi demektir. Bu aktiviteler, tamamen biyokimya temelli ve teknik olarak “cansız” olmakla birlikte, bizlerin yapacağı “canlı” tanımının belirlenebilmesi için, organizasyon ile birlikte olmazsa olmazdır.

Burada anlaşılması gereken en önemli nokta, yukarıdaki iki olgunun mutlaka bir arada bulunması gerektiğidir. Eğer bu olguların ikisi de bir arada bulunmuyorsa, o varlığı, bizim “canlı” diyeceğimiz kategoriye koymak doğru olmayacaktır.

Biraz analiz yaparak örnekler üzerinden gidelim:

Kaya: Dev bir kaya parçası düşünün. Bu kaya parçasının belirli bir organizasyonu bulunmaktadır ve bu organizasyon, belli bir düzeydeki kuvvetler haricinde oldukça sabit ve değişmezdir. Yani kolay kolay kırılmaz, dağılmaz, parçalanmaz. Bu özelliği ile kaya, canlılığın “organizasyon” kriterini sağlamaktadır. Ancak bu organizasyonu dahilinde hiçbir aktivite bulunmaz. Varlığını aktif olarak sürdürmesine olanak sağlayacak hiçbir olay bünyesinde gerçekleşmez. Bu açıdan kaya, net bir şekilde, cansız bir varlıktır.

Sinek: Öte yandan ufacık bir sinek, belli bir organizasyona sahiptir ve belli bir düzeye kadar kuvvetlere dayanabilmektedir. Bu açıdan, organizasyonu kolay kolay bozulmaz ve aradığımız kriteri sağlar. Aynı zamanda, organizasyonu dahilinde sürekli olarak hayatta kalma ve üremeye yönelik bir aktivite gerçekleşmektedir. Bu aktivite gerek beyninden kaynaklı olsun, gerek kas hücrelerinden kaynaklı olsun, bir şekilde, tamamen cansız tepkimelerle yürütülmesine rağmen, en nihayetinde hayatta kalam ve üremeye yöneliktir. Dolayısıyla sinek, iki kriterimize de uyarak canlı bir varlık olduğunu göstermektedir.

Virüs: Virüsler, çok uzun süreden beridir canlı mı yoksa cansız mı olduğu tartışılmakta olan; ancak çok büyük oranda “cansız” olduğu kabul edilen yapılardır. Bizim yaptığımız tanım dahilinde, zaten canlı olamayacağı kolaylıkla anlaşılabilmektedir. Çünkü virüslerin, belli bir konak hücre haricinde varlıklarını sürdürürken belli bir organizasyonları daima bulunur. Bir kılıf içerisinde, geçici olarak işe yaramayan bir genetik madde, sürekli olarak bir oraya bir buraya savrulur. Genellikle kristalize (ve net bir şekilde cansız) olarak bulunan bu yapı içerisinde herhangi bir aktivite olmadığı için (virüsler bir konak olmadan herhangi bir faaliyet gerçekleştiremezler), virüs konak dışarısındayken cansızdır. Peki ya konak içerisindeyken? Bu defa da, virüsün kılıfı, hücrenin dış çeperine yapışır ve genetik madde hücrenin içerisine akar. Bu genetik madde (virüsü temsil etmektedir), her ne kadar artık aktiviteye sahiptirse de, bu defa da kendisine ait bir organizasyonu bulunmamamaktadır. Dolayısıyla virüs, hücre içerisinde decansızdır. İşte buradan da anlaşılabileceği gibi virüsler, “canlı olmaya çok yakın olmalarına rağmen henüz olamamış, cansız” varlıklardır.

Tabii, tüm bu kategorizasyonu yaparken tekrar tekrar uyarmakta fayda görüyoruz: Doğada, aslında bu ayrım yoktur! Bu tanımlamayı insan türü olarak biz, birbirimizle iletişim kurabilmek ve doğadaki varlıkları kategorize edebilmek için var etmekteyiz. Dolayısıyla özünde bakıldığında bir virüs de, bir insan da cansızdır! Eğer ki bir gün bir kömür parçası, kategorizasyon yapabilecek düzeye ulaşacak olsaydı (bu, hipotetik bir açıklamadır), emin olun ki kategorizasyon için kullandığı öncelikler, bizimkilerden tamamen farklı olacaktır. Muhtemelen elmas ve grafit ayrıcalıklı olacak, diğer yapılar ikinci planda tutulacaktır. Bizim kategorizasyonumuzda da canlılar ön plana alınmakta, cansızlar ikincil planda tutulmaktadır.

Peki neden böyle bir ayrım görüyoruz? İşte burada karşımıza kimyasal evrim kavramı çıkıyor.

Kimyasal Evrim, Evrimsel Biyoloji’nin bilimin ve yaşamın her alanına dahil olmasıyla birlikte, bilim insanlarının ortaya attıkları son derece gerçekçi bir görüştür. Bu görüşe göre, cansız varlıklar da evrim geçirmektedir ve farklı etkilerin altında, farklı varlık grupları oluşabilmektedir. İşte tek bir varlık tipinden (maddeden ve enerjiden; unutmayın ki ikisi aslında tektir, E=mc2), günümüzde gördüğümüz “canlı” ve “cansız” olarak adlandırdığımız yapıların oluşabilmesinin sebebi, en başta, örneğin Dünya’nın oluşumu sonrasında bu varlıkların geçirdiği farklı kimyasal evrimlerdir.

Bu açıdan bakıldığında, vücudumuzda bulunan karbon ile kömür içerisinde bulunan karbon birbiriyle tamamen aynıdır. Peki neden bizdeki karbondan ötürü biz “canlı” olurken, kömür “canlı” olamamaktadır? Bunu açıklamanın bir yolu yoktur, çünkü aslında arada bir fark da yoktur.

Fakat aynı karbona sahip varlıkların, birbirinden bu kadar farklı özelliklere sahip olabilmesinin sebebi, karbonun en başlarda, Dünya’nın oluşumundan sonraki 600 milyon yıl içerisinde, farklı alanlarda, farklı şekillerde değişmiş olmasındandır. Örneğin, sonraki yazılarımızda izah edeceğimiz koaservatların (en ilkin hücre yapısı) bünyesindeki karbon, günümüze kadar gelecek Hayat Molekülleri’nin temelini oluştururken, toprağın altında biriken karbon önce kömürü ve sonrasında elması oluşturmuştur. Karbon aslında aynı karbondur; ancak ürün, çok uzun değişimler sonucunda, tamamen farklı olmaktadır. İşte kimyasal evrim, bu farklılığı açıklayabilmektedir.

Sonuç

Sonuç olarak, canlılık ve cansızlık sadece tanımlardan ibaret olan, iki varlık tipidir. Bu iki varlık tipi, tıpkı tüm canlıların ortak bir atası olması gibi, tüm varlıkların ortak atası olan ve genellikle (ve doğrulukla) “cansız” olarak düşünülen maddeden evrimleşmiş iki varlık tipidir. Özünde, ikisi de aynı cansız varlıktan, maddeden (ya da enerjiden) oluşmaktadır. Sadece, aşırı uzun süreli farklılaşma, onlar arasındaki bu derin farkları doğurmaktadır. Günümüzde, insanın sıradışı (!) olduğunu “düşünmemizi” sağlayan “düşünce” bile, tamamen cansız, elektro-biyokimyasal olaylar zinciri ile kolaylıkla açıklanabilmektedir.

Doğada, hiçbir varlığın doğa üstü bir özelliğine rastlanmamıştır ve şimdiye kadar ortaya atılan tüm doğa üstü iddialar, bilimsel gerçeklerle düzeltilmiş ve etkisiz kılınmıştır. Canlılık ve cansızlık da, her ne kadar günlük hayatta sıklıkla aksini kullansak da, birbiriyle tamamen aynı yapıya sahip, sadece özelleşme ve değişme konusunda farklılaşmış olan varlık tipleridir.

Bunu anlayan biri, Darwin’in heyecan ve hayranlıkla ifade ettiği bu yaşam görüşündeki muhteşemliği fark edebilecektir. Üstelik bu muhteşemliğin gücünü arttıran, bu hayat görüşünün gücünü doğadan ve salt gerçeklerden alıyor olmasıdır.

Bir Cevap Yazın